Beykoz’da ortaokulda disleksili çocuğu olan bir annenin anıları

Beykoz’da deniz kenarında güneşin alabildiğince sıcak ve umarsız camlara vurduğu, hafif bir rüzgarın saçlarımı yalayıp geçtiği bir sonbahar gününde oğlumun okulundayım. Dışarıda güneşe inat, yüksek tavanlı koridorlar nemli ve serin. Sınıf nöbetçilerinin oturduğu iki sandalyeye arkadaşım Deniz’le tünemişiz, gözümüz sınıfın kapısında, aklımız oğullarımızda ve çalacak olan zilde.

Hayat ne kadar garipsin, oğluma olan sevgim beni medeniyetin Merkezi olarak görülen Mecidiyeköy’den ve işimden koparmış, hiç bilmediğim, tanımadığım insanların ve mis gibi bir doğanın içine atmış. Şikayetçi miyim, hayır. Gözüm kulağım çalacak olan zilde. Zil çalınca, oğlum sınıftan çıkanlar arasında olacak, öğretmeni ile konuşacağım ve sınıfına uyum sağladı mı diye soracağım.

Ne zorlu geçti iki yıl diye konuşuyoruz aramızda. Her gün bir kavga, her gün bir itiş kakış, parçalanan pantolonlar, kendini koruyamayıp öğretmene yakalanmalar. Eve geldiğinde, okulda ne olduğunu anlatamayıp oyuncaklarını çekiçle kırmalar. Hayatla varolma mücadelesiymiş meğerse, hakkının yenmesi, kendini ifade edememe ve ezilmenin yansıması. Ah oğlum diyorum, seni bunların hiç birisinden tam koruyamadım.

Zil çalıyor, bütün çocuklar dağılıp teneffüse çıkıyorlar. Benim oğlum arkadan, bir arkadaşına sarılmış olarak çıkıyor. Beni görünce hemen koşup sarılıyor. Tek yürek oluyoruz anne- oğul.

Öğretmeni bize doğru geliyor. Hemen yakalayıp konuşmaya başlıyorum: “Ben …..’nin annesiyim” diye.

“Oğlum dersi anlıyor mu, dediklerinizi yapıyor mu? “ Öğretmen hazırcevap, aaa evet, oğlunuz çok zeki, ancak sınıfta çok konuşuyor, onu en öne oturttum”. Oh neyse sadece çok konuşuyormuş. Başka vukuat yok.

Biraz öğretmenlerle hoş sohbet, daha sonra zil çalıyor ve çocuklarımız derse giriyor. Biz de arkadaşım Deniz’le okulun kapısına doğru seğirtiyoruz. Okul kapısından dışarı çıkınca yine güneş yüzümüze vuruyor. Omzumuzdan büyük bir yük kalktı. Bugünlük her şey yolunda, hava da güzel. Dalyan kafe’ye doğru ilerliyoruz. Türk kahvelerimiz söylendi, pırıl pırıl masmavi denize ve yüzümüze vuran güneşe karşı kahvelerimizi yudumluyoruz. Okuldan çıkana kadar sayılı huzurlu saatlerimiz var. Çünkü çıkışta eve gidilecek, yemekler hazırlanacak ve ödev yapma telaşı başlayacak.

Pişman mıyım, asla! Disleksili bir çocuğun annesi olmak bana her gün yeni şeyler öğretiyor. En çok da anda kalıp mutlu olabilmeyi. En güzel tarafı da bu yolculukta kendinizin de böyle olduğunu öğrenmeniz oluyor. Geçmişe dönüp, yaptıklarınız, yapamadıklarınız, ezildiğiniz, korunduğunuz tüm anlara dönüp içinizdeki çocuğa şefkat duyuyorsunuz.”

Related Posts